ABD Adalet Bakanlığı, Jeffrey Epstein ve suç ortağı Ghislaine Maxwell davasında altı milyon sayfalık kanıt tespit ettiğini duyurdu. Ancak şu ana kadar kamuoyuna sunulan 3,5 milyon sayfalık belge, ağır sansürler ve yalnızca "mağdurlar" üzerine odaklanan yapısıyla kafalarda devasa soru işaretleri bıraktı. Peki ya failler? Ya buzdağının görünmeyen yüzü?
Epstein dosyası açıldığından beri dünya kamuoyu tiksindirici bir ikiyüzlülükle karşı karşıya. Siyaset, suikastlar, şüpheli ölümler, ahlaksızlık ve üst düzey kriminal ilişkilerin cirit attığı bu dosyada, gerçek suçluları, yani "kodamanları" ifşa edecek belgeler henüz orta yere serilmedi. İnsanların algılarıyla oynandığı, toplumun yönlendirildiği ve açıkçası "aptal" yerine konulduğu bir tiyatro izliyoruz. Buzdağının altında yatan pisliklerin boyutu ise tahminlerin çok ötesinde.
Sapkınlık Bir Hastalık mı, Yoksa Ahlaki Bir Çöküş mü?
Sapkınlık nedir, hastalık nedir? Psikoloji ve psikiyatri bu sorulara bilimsel yanıtlar arayadursun, meselenin sosyo-ekonomik ve siyasi boyutu çok daha derin. Freud öncesi ve sonrası literatür, bu tür sapkınlıkları ahlaksızlık mı yoksa hastalık mı olarak sınıflandıracağı konusunda net bir çizgi çekememiştir. Ancak biz durumu çok daha net görüyoruz.
Milli şairimiz Akif’in "Tek dişi kalmış canavar" dediği Batı medeniyetinin maskesiz yüzünü; Çanakkale’de, Bosna Hersek’te, Srebrenitsa’da, Doğu Türkistan’da, Myanmar’da ve bugün Gazze’de gördük. Batı, kendi ahlaki çöküşünü "insan doğası" kılıfına sokarak meşrulaştırmaya çalışıyor. Doğayı ahlak haline getirip, kendi değer yargılarını bilimsel tanıların içine gizliyorlar.
Ancak sorulması gereken soru şudur: Reşit olmayan çocuklara yönelik istismar bir hastalık mıdır, yoksa safi kötülük mü? Burada bilim susar, vicdan konuşur. Epstein belgelerinin sansürlü hali bile bize gösteriyor ki; ortada müthiş bir algı yönetimi ve ahlaki bir çürüme var.
Sanat Kılıfında Sunulan Vahşet: Sodom’un 120 Günü
Bu çürümenin izlerini popüler kültürde de görmek mümkün. 1975 yapımı "Sodom’un 120 Günü" filmi, şiddet, sadizm ve pornografinin en uç örneği olarak bilinir. Yönetmeni ateist ve eşcinsel olan bu film, pek çok ülkede yasaklanmasına rağmen Türkiye’de film festivallerinde gösterilmiştir.
Bu örnekleri neden veriyorum? Çünkü Epstein ile e-postalaşan, o adaya giden, telefon trafikleri ortaya dökülen siyasetçileri ve ünlüleri "normal" kabul edemeyiz. İster "haz adası" deyin, ister "günah adası"; oraya giden zenginlerin ve güçlü figürlerin amacı sadece tatil değildi. Bu insanların ne yaptığını, arkalarındaki ahtapot gibi sarmal yapıyı ve onları koruyan sermayeyi doğru okumak zorundayız.
Küresel Ağ: Siyaset, Para ve Susturulan Adalet
Epstein olayında sadece fuhuş yok; iddialara göre işin ucunda organ mafyası, kaçırılan çocuklar ve insan bedenini bir "gençleşme" aracı olarak gören sapkın bir zihniyet var. Genç kalmak ve daha çok yaşamak isteyen para babalarının, çocuk bedenleri üzerinden kurduğu bu korkunç pazar, Hollywood filmlerini aratmayacak cinsten.
Ortada büyük bir suç var, peki hukuk nerede? Adalet neden tecelli etmiyor? Uyuşturucunun, paranın ve şantaj kasetlerinin olduğu yerde hukuk işlemez hale geliyor. Mafyatik yapıların devlet içindeki uzantıları, "Büyük Şeytan"la el sıkışmadan iktidar olunamayacağı gerçeği, bu çarkın dönmesini sağlıyor. Epstein sadece bir aracı, bir pazarlamacıydı. Asıl mesele, o "haz adalarını" finanse eden ve koruyan sistemde.
Türkiye Ayağı ve Yerli Epstein'ler
Dünyanın neresinde bir zulüm varsa, insan olarak bundan sorumluyuz. Ancak olaylara sadece "magazin" boyutundan bakmak büyük hata olur. Bu buzdağının henüz konuşulmayan bir Türkiye ayağı da var. "Yerli Epstein'ler" de var. O adadaki çirkinliklerin benzerlerinin, kendi coğrafyamızda yaşanmadığını kim garanti edebilir?
Ahlakçı yazarımız Nurettin Topçu’nun dediği gibi: "Eğer insan ömrü boyunca nefsine söz vererek onun kumandasında yaşamak isterse hayvani bir hayatın mahkûmu olur."
Haz ve nefsin kölesi olmuş bu küresel çetenin ipliği pazara çıkmalı. Suçlular perçemlerinden bellidir; sadece bakmasını ve korkusuzca üzerine gitmesini bilmek gerekir.
